Dani Alves’den çok çarpıcı bir yazı: “Sır”

Dani Alves’den çok çarpıcı bir yazı: “Sır”

– Juventus’un bu sezon başında Barcelona’dan aktarma ettiği Dani Alves, Real Madrid ile aleyhinde karşıya gelecekleri Şampiyonlar Ligi finali öncesi “The Players Tribune” isimli sitede “Giz” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Bugünlere nasıl geldiğine dair çarpıcı notlar paylaşan Brezilyalı, az kalsın hayat dersi veriyor. 

İşte o yazı:

“Bir sırla başlayacağım. Gerçekten bu hikayede birçok sır öğrenebilirsiniz çünkü bir takım ahali göre yanlış anlaşılmışım gibi hissediyorum.

3 ay önce Barcelona PSG’ye karşısında yaptığı şahane geri dönüşü yaparken ben her anını kanepemden izliyordum. Gazetelerden okuduğunuz kadarıyla benim eski takımımın kaybetmesini istediğimi düşünebilirdiniz.

Ama kardeşim Neymar o hoş frikiği attığı süre… Kanepemden fırladım ve televizyona dürüst bağırdım: “Vamooooooooos!”

Ve Sergi Roberto 95. dakikada mucizeyi gerçekleştirdiğinde…

Dünyadaki öteki Barça taraftarları gibi çılgına döndüm. Çünkü hakiki şu fakat Barcelona hala benim kanımdaydı.

Geçen yaz ayrılmadan önce yönetim kurulu göre saygısızlığa uğradım mı? Şüphesiz. Basitçe hissettiğim bu. Bana asla farklısını söyleyemezsiniz. Ama bir kulüpte 8 sene oynayıp onunla her şeyi kazandıktan sonra o takımın kalbinizde olmaması mümkün değil. Hocalar, oyuncular, yöneticiler kazanç ve giderler. Gel Gör Ki Barça defalarca oradadır.

Juventus’a gitmeden önce Barcelona yönetimine son bir laf vermiştim: “Beni özleyeceksiniz.”

Oyunculuğumu kastetmiyorum. Barça çoğu olağanüstü oyuncuya sahip. Bahsettiğim benim ruhumu özleyecekleriydi. Soyunma odası için gösterdiğim özeni özleyecekleriydi. Her defasında formama akıttığım kanımı özleyecekleriydi.

Bir sonraki turda Barça’ya aleyhinde oynayacak elde etmek fazla acayip bir duyguydu. Özellikle Camp Nou’da oynanan ikinci maçta yarı her tarafta evimdeymişim gibi hissettim. Maç başlamadan hemen önce Barça protez kulübesine gidip eski arkadaşlarıma merhaba dedim. Bana, “Dani gel bizimle otur, senin koltuğunu ayırdık” diyorlardı.

Sırtın hakeme dönük bir şekilde herkesin elini sıkıyordum. Birdenbire bir düdük sesi duydum. Bir döndüm ancak hakem çoktan maçı başlatmış. Sahaya içten çabuk bir depar attım. Eski hocam Luis Enrique’nin k.çıyla güldüğünü duyabiliyordum.

Komik değil mi? Gel Gör Ki bu maç gülünç değildi, özellikle benim için. Irk beni görüp şöyle diyorlar: “Dani tekrar tekrar şaka yapar. O her zaman güler. Önemli değildir.”

Dinleyin, size bir diğer giz anlatacağım. Messi, Neymar, Cristiano gibi dünyanın en iyi forvetleriyle uğraş etmeden önce takıntılı bir şekilde onların dinç ve zayıf yönlerini çalışırım ve sonra nasıl hücum edeceğimi planlarım. Amacım dünyaya Dani Alves’in onlarla aynı seviyede olduğunu uygulamak. Belki bir iki kere beni geçebilirler. Problem değil. Ancak ben de onlara hamle edeceğim. Görünmez edinmek istemiyorum. Sahnede edinmek istiyorum. 34 yaşımda bile, kazandığım 34 kupadan daha sonra bunu her seferinde gösterilmek zorunda olduğumu hissediyorum.

Fakat her şey bundan derine gidiyor.

Maçlardan anında önce daima benzer rutini uygularım. 5 dakika baştan başa aynanın önüne geçerim ve her şeyi zihnimden uzaklaştırırım. Sonra kafamda bir film oynamaya başlar. Benim hayatımın filmi.

————————-

Ilk sahnede 10 yaşındayım. Juazeiro’da minik evimizde beton bir yatağın üzerinde uyuyorum. Yatağın üzerindeki şilte küçük parmağım kalınlığında. Konut epeyce pis kokuyor ve dışarısı halen karanlık. Sabahın beşi, güneş az önce doğmamış gel gör ki okula gitmeden önce tarlada babama yardım etmem lüzum.

Kardeşim ve ben araziye gidiyoruz, babamız çoktan çalışmaya başlamış bile. Meyve ve bitkilerdeki bakterileri öldürmek için sırtında kocaman bir çanta ilaçlama yapıyor.

İlaçlama gerçekleştirmek için demin küçüğüz fakat bir şekilde ona destek ediyoruz. İşte bizim hayatta kalma yolumuz. Kardeşimle saatlerce kim daha sıkı çalışıyor diye yarışıyoruz. Çünkü babam kendisine en çok takviye edene evdeki tek bisikleti kullanım hakkı veriyor.

Eğer bisikleti kazanamazsam tarladan okula kadar 12 mil yürümek zorundayım. Okuldan geri dönmek daha da fena çünkü mahalledeki futbol maçları bensiz başlıyor. O yüzden 12 mili koşarak kat ediyorum ve daha sonra dahası sahada koşuyorum.

Lakin ya bisikleti kazandıysam? O zaman kızları da alabiliyorum. Onlardan bir tanesini bisikleti alıp okula vazgeçme teklifinde bulunuyorum. 12 milliğine hakiki erkek benim.

O yüzden canımı dişime takarak çalışıyorum.

Okula gitmeden önce babama bir kere daha bakıyorum, o hala sırtında tankıyla ilaçlama yapıyor. Önünde çalışacak tüm bir gün var. Geceleri ise ekstra para için ufak bir barı var. Gençken olağanüstü bir futbolcuymuş ama scoutlar kadar keşfedilmesi için büyük şehirlerde oynayacak parası yokmuş. Benim bu fırsatı yakalayacağımda belli almak istiyordu, bu onu öldürse bile.

Ekran kararıyor.

Acilen pazar günündeyiz ve siyah beyaz televizyonumuzda futbol maçlarını izliyoruz. Şehirden sinyali elde etmek için antenin civarda çelikten bir tel var. Bizim için haftanın en iyi günü. Evde çokça davet var.

Ekrar her yerde kararıyor.

Acilen babam beni eski arabasıyla bir takım scoutlar beni görsün diye şehre götürüyor. Araba iki vites. Epeyce yavaş. Dumanı koklayabiliyorum.

Babama tuttuğunu koparan biriydi (hustler). Ben de o kadar olmalıyım.

Ekrar yeniden siyah.

Şu Anda 13 yaşındayım. Ailemden uzaktan daha büyük bir şehirde genç futbolcuların bulunduğu bir akademideyim. Küçük bir yatakhanede 100 çocuğuz. Bir değişiklik hapishane. Evden ayrılmamdan bir gün önce babam şehre inip bana yeni futbol kıyafeti aldı. Hemen iki tane kıyafetim olmuştu.

Ilk idmandan sonradan formamı kuruması için astım. Sonraki sabahleyin baktığımda formam uygun yoktu, gitmişti. Biri onu almıştı. İşte orada anladım ama bundan böyle tarlada değilim. Burası reel dünya. Ona hakiki dünya diyorlar çünkü burada b.k reel.

Odama geri dönüyorum. Fazla açım. Tüm gün idman yaptık ama kampta yeterince gıda yok. Birileri kıyafetlerini çalmış. Ailemi özlüyorum ve elbette buradaki en iyi oyuncu değilim. Kabiliyet açısından ola ki de 100 kişi aralarında 51.’yim. O yüzden kendime bir söz verdim.

Kendime dedim ancak, “Babanı gururlandırana kadar tarlaya geri dönmek değil. Yetenek olarak 51. birey olabilirsin. Ancak gayret olarak 1 ya da 2 olacaksın. Bir savaşçı olacaksın. Ne olursa olsun eve geri dönmeyeceksin.

Ekran her tarafta kararır.

Şimdi 18 yaşındayım ve futboldaki en büyük yalanlardan bir tanesini söylüyorum.

Ünlü bir scout Brezilya Ligi’nde Bahia için oynarken bana geldi ve “Sevilla seni aktarma etmek istiyor” ifadelerini kullandı.

Ben de “Sevilla mı? Inanılmaz” dedim. Bana nerede olduğunu bilip bilmediğimi sordu. “Kesinlikle Sevilla’nın nerede olduğunu biliyorum. Seviiilllaaaa. Oraya bayılıyorum.”

Fakat oranın neresi olduğu hakkında en minik bir fikrim yoktu. Ayda bile olabilirdi. Fakat Sevilla ismini öyle bir telaffuz etti fakat çok önemli bir yermiş gibi geldi, ben de yalan söyledim.

Birkaç gün sonradan Sevilla’yı etrafımdakilere sormaya başladım. Barcelona, Real Madrid gibi takımlara karşı oynadığını öğrendim. Portekizce’de bu stil durumlar kullandığımız bir ifade vardır: “Agora.” “İşte bu” da diyebiliriz. Şu Anda gitme zamanı.

Ekrar her yerde kararır.

Şu Anda Sevilla’dayım. Böylece cılızım fakat hocalar ve öteki futbolcular benim genç takımda oynamam gerekirmiş gibi bakıyorlar bana. Hayatımdaki en güç 6 ayın ortasındayım. Dili konuşmayı bilmiyorum. Hoca beni oynatmıyor ve birincil kez eve gitmeyi düşünüyorum.

Fakat sonra bir sebeple 13 yaşındayken babamın bana aldığı kıyafeti düşünüyorum. Hani o çalınan. Sırtında tankıyla yaptığı ilaçlamayı düşünüyorum. Ve kalmaya, dili öğrenip birkaç dost yapmaya karar veriyorum. En azından Brezilya’ya yeni bir tecrübe edinerek dönerim diyorum kendi kendime.

Sezon başında hoca herkese şu ifadeyi kullanıyor: “Sevilla’da savunma hattı hiçbir zaman sanki sahayı geçmez. Katiyen.”

Birkaç maç oynuyorum, sözde saha çizgisine bakıyorum. O görünmeyen çiti geçmeye korkan bir köpek gibiyim. Sonra bir maçta boşveriyorum. Kendim olmalıyım.

“Agora” diyorum.

Yalnızca gidiyorum. Hücum, atak, hamle.

Bir mucize oluyor. Hoca diyor ama: “Tamam Dani. Yeni plan. Sen saldırı edebilirsin.”

Birkaç sezon içerisinde küme düşme hattından sıyrılıp iki defa UEFA Kupası’nı şampiyon bir takım oluyoruz.

Ekrar bitmiş kararıyor.

Telefonum çalıyor. Arayan menajerim.

“Dani, Barcelona seni transfer etmek istiyor.”

Şu Anda yalan söylememe lüzum yok. Barcelona’nın nerede olduğunu biliyorum.

İşte her maçtan önce aynanın önündeyken kafamdan oynayan film bu. Sonunda bitmiş soyunma odasına dönüyorum ve kendime daima aynı şeyi söylüyorum.

“Kahretsin, ben yoktan varoldum.

şimdi buradayım.

Bu gerçek dışı fakat buradayım.”

18 yaşımdayken Barcelona’ya karşı oynayan bir takımda forma giyme fırsatı tutmak için okyanusu geçtim. Barcelona için oynama onuru? İnanılmazdı. Hakiki dehaya şahitlik etme fırsatı buldum.

Hatırlıyorum bir idmanda Messi top ayağındayken mantık kurallarını zorlayacak işler yapıyordu. Natürel ki bu her gün yaptığı bir şeydi. Fakat bu sefer bir şeyler değişikti.

Şimdi size şunu hatırlatmam gerekir ama bu doğrusu fazla ağır bir idmandı. Böylece laylaylom yapmıyorduk. Defansı çalımla geçip bir katil gibi gol yapıyordu.

Sonra beni geçti. Kramponlarına baktım ve kendi kendime düşündüm: “Bu şaka mı?”

daha sonra bir kere daha geçti, “Hayır, bu imkansız.”

yeniden geçti ve bu sefer ne gördüğümden emindim.

Kramponları tabi değildi.

Yani ayrıntılarıyla emrindeki değildi. Bu adam dünyadaki en iyi savunmacılara karşısında yarı etrafta dolanıyormuş, pazar günü parkta dolaşıyormuş gibi oynuyordu. O anda anladım fakat hayatım her tarafında bir daha böyle birine karşı oynamayacağım.

Ve sonradan natürel ama Pep Guardiola.

Bilgisayar denince aklınıza Steve Jobs kazanç.

Futbol deyince de Pep.

O bir zeka. Bir kere daha söyleyeceğim. O bir deha.

Pep maçlarda olacakları daha maç oynanmandan söylüyordu. Örneğin 2010 Real Madrid’i 5-0 yendiğimiz maçtan önce… Pep maçtan önce, “Bugün futbol topu yarı bir ateş topuymuş gibi oynayacaksınız. Asla ayağınızda kalmayacak. Yarım saniye bile. Eğer bunu yaparsanız bizi zorlama altına alacak zamanları olmaz. Rahat bir şekilde kazanacağız” ifadelerini kullandı.

Maçlardan önceki konuşmalardan çıktığımızdaki his sanki çoktan 3-0 öndeydik gibiydi. Öyle bir güç geliyor, pek hazırlanıyorduk ancak çoktan kazanmışız gibi hissediyorduk.

İşin en komik yanı devre olmuş ve hala işler iyi gitmemişse oluyordu. Pep oturur ve alnını ovmaya başlardı. Bunu nasıl yaptığını biliyorsunuz değil mi? Daha önce görmüştünüz bunu. Beynine masaj yapar gibi. İlhamın gelmesini arıyor.

Bunu soyunma odasında bütün da bizim önümüzde yapardı. Sonra, bir büyü, o ilham gelirdi.

“Buldum”

Sonra yanımıza atlar ve talimatlar verir, tahtaya birçok şey karalardı.

“Şunu, şunu ve şunu yapacağız. Daha Sonra bu da golü nasıl atacağımız.”

Sahaya çıktığımızda bunu, bunu ve bunu yaparız ve onun söylediği şekilde golü atarız. Çılgıncaydı.

Pep bana topsuz oyunda nasıl oynamam gerektiğini sözlerine ekleyen birincil hocamdı. Bizde sadece oyunumuzu değiştirmemizi istemezi, bizle oturur ve istatistik ve videolar yardımıyla neden bunun gerekli olduğunu gösterirdi.

O Barça takımları hemen hemen yenilmezdi. Hafızamızla oynuyorduk. Ne yapmamız gerektiğini çoktan biliyorduk. Düşünmemize gerek yoktu.

İşte bu yüzden bugüne dek Barça benim kalbimde.

İşte bu yüzden Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona’yı elediğimizde kardeşim Neymar’a gidip onu kucakladım. Ağlıyordu ve benim bir yanım ağlar gibiydi.

Bunu okuyan halk neden bu sırları paylaştığımı düşünüyor olabilirler.

Hakiki şu ama bundan böyle 34 yaşındayım. Daha ne kadar oynayacağımı bilmiyorum. Olur Ya 2-3 yıl. İnsanların beni ve bütün hikayemi anlamadıklarını hissediyorum.

Bu sezon Juventus’a geldiğimde tekrar evimden ayrılıyor gibi hissettim. Bunu 13 yaşındayken akademiye giderken yapmıştım. 18 yaşımda İspanya’ya giderken. Acilen 33 yaşımda İtalya’ya sırası gelmişken.

Juve’ye ilk geldiğimde sözde tamamen başka bir okula gelmişim gibiydi. Tüm hayatım her tarafında saldırı etmeye bayılıyordum. Ve acilen geldiğim yer en fazla değerin savunmaya verildiği yerdi.

Bir kez daha o tarladaki köpek gibi olmuştum. O görünmez çit beni engelliyordu.

Gitmeli miydim?

Ancak gitmedim. Sezon başında Juveli futbolcuların onların felsefesine ve tarihlerine saygı gösterdiğimi anlamalarına belli elde etmek istedim. bir kere onların saygısını kazandığımda ben de onlara kendi zinde yönlerimi gösterebilirdim.

Bir gün yarı saha çizgisine baktım ve dedim oysa: “Gitmeli miyim?”

Bang, Agora…

Hücum, saldırı, hamle. (Bitmiş, ara sıra de savunma çünkü aksi halde Buffon’un bana bağıracağını biliyorum.”

Bazen hayatın bir daire olduğunu düşünüyorum.

Bakın, ben bu Arjantinlilerden kurtulamıyorum.

Barça’dayken Messi Juve’de Dybala.

Size ant ederim oysa dahiler beni baştan takip ediyor. 

Bir gün idmanda daha önce Messi’de gördüğüm şeyi Dybala’da gördüm. Bu sadece Tanrı vergisi yetenek değildi. Bunu hayatımda çoğu kere görmüştüm. Bu, Tanrı vergisi yetenekle dünyayı ele geçirme isteğinin birleşimiydi.

Barça’da hafızayla oynardık.

Juventus’ta bu azıcık bambaşka. Bizi Şampiyonlar Ligi finaline içeren kollektif mantalitemiz oldu. Düdük çaldığında ne olursa olsun kazanmanın bir yolunu buluyoruz. Galip Gelmek Juve için bir amaç yok, daha çok takıntı. Hiçbir mazeret değil.

Bu cumartesi dünyadaki 34. yılımda 35. kupamı kazanma fırsatım var. Bu benim için çok özel bir fırsat. Bunun Barcelona yönetiminin beni bırakmalarının hata olduğunu göstermekle bir alakası yok.

Bunu hiçbir vakit kabul etmeyeceklerini biliyorum.

Konu bu değil zaten.

Brezilya’daki akademide yaşadığımla ilgili ne söylediğimi hatırlıyor musunuz? Kendime, babamı gururlandırana değin tarlaya geri dönmeyeceğimi söylediğim zamanı?

Fiilen babam pek hissi biri değildir. Onu sahiden gururlandırdım mı hiçbir vakit bilemedim. Kariyerimin çoğunda Brezilya’daydı. Ama 2015’te ilk kere Berlin’de Şampiyonlar Ligi’ni kazandığım maçı izledi. Sahadaki kutlamalardan sonradan Barça oyuncuların aileleri için özel bir parti düzenlemişti. Hayallerimizi gerçekleştirmemizde bize asistan olan insanlarla kupanın ucundan tutup poz veriyorduk. Babamla poz verdiğim o anı hatırlıyorum.

Portekizce bir şeyler söyledi. Gerçekte azıcık argo, o yüzden kelimesi kelimesine çeviri etmeyeceğim.

Özet Olarak şunu dedi: “Oğlum acilen adam oldu.”

Ve biliyor musunuz ne oldu? Bebek gibi ağlıyordu.

Hayatımdaki en inanılmaz andı bu.

Cumartesi fazla bilinen bir rakibe karşısında bir kez daha Şampiyonlar Ligi finali oynama şansım var. defalarca yaptığım gibi Cristiano’yu enine boyuna çözümleme edeceğim.

daima olduğu gibi maçtan önce aynanın önüne geçip kafamda benzer filmi oynatacağım.

Ekran kararacak ve bütün bunları hatırlayacağım.

Beton yatağımı.

O pis kokuyu.

Sırtında hap tankıyla babamı.

Okula yaptığım 12 millik bisiktlet sürüşlerini.

Yeni kıyafetimi.

Manâsız çamaşırlığı.

“Natürel ama Sevilla’nın nerede olduğunu biliyorum.”

Kahretsin, ben yoktan varoldum.

acilen buradayım.

Bu gerçekdışı lakin buradayım.

Çeviri: Mert Elam

(YASAL UYARI: BU HABER KAYNAK GÖSTERİLMEDEN KULLANILAMAZ.)

Tarih: 03.06.2017 16:09

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.